Çocukluğumuzun hatırlayamadığımız dönemlerini merak eder dururuz . Binlerce fotoğrafımız olsa yine eksik kalan, saklanan bir şeyler ararız. Bunun, bilinmeyen diyarlara gitme, farklı yaratıklarla tanışma, alelade hadiselere tanık olma gibi imgelerden farkı yok.
Olağandışı!
Belki sık sık tanık oluyoruz ve farkedemiyoruz. Görmüyoruz ya da görmezlikten geliyoruz ki ihtişamını korusun. Hangi sıradan olgu, hayal dünyamızda günlerce yer edebilir ki ? Biz, hayal dünyamızı süsleyen, kendi gizli kapılarımızı açmamıza yarayan büyülü düşünceleri harmanlayıp kimsenin bilmediği, bazen bizim bile irdeleme ihtiyacı duyduğumuz bir dünya oluşturuyoruz. Öyle geniş sınırları olan bir dünya ki ayda yürünebildiği gibi, beyaz atlı prensle öpüşülebiliyor; okyanusta balık olunabildiği gibi, geleceğin en aranan ismi olunabiliyor; tarih kitaplarının satırlarında yer alınabildiği gibi, dünyanın en zengin mutsuzu olunabiliyor. İçinden çıkamadığımız, muazzam bir ütopyamız oluyor.
Görülmemiş bir sınırsızlık içinde aklın izin verdiği müddetçe özgür olur insan, hayallerinde. Belki de gerçek dünyaya alışamamızın tek nedeni hayallerimize ihanet etmesidir. Herkes kendi ütopyasında özgürdür. Herkesin ütopyasında adalet vardır, saf sevgi ve sadakat vardır, inanç vardır. Kurduğumuz hayallerde kaç ihanet, kaç cinayet, kaç yalan, kaç itimatsızlık, kaç hırsızlık var ? Dış dünyada uyanık olacağız diye, ezilmeyeceğiz diye kaç kişiyi eziyoruz her gün ? Vicdanımız bile sızlamıyor. 'Ben yapmasam o yapardı.' diyoruz. Sadece bir gün 'Dünya Herkese Güvenme Günü' olsa ve herkes birbirine kendi ütopyasının kapılarını açsa, yılın diğer günleri bu başlangıcı nasıl karşılar düşünsenize.
Düşündünüz mü ?
Tamam şimdi bırakalım ütopyalarımızı, hayallerimizi; gerçek dünyanın bir takım acımazsızlığına balıklama dalalım.
İnsanın insanla alıp veremediği ne varsa hepsi bencil, egoist, narsist ruhlarımızdan doğuyor. Bu öyle bir hal alıyor ki empati kuramıyoruz ve üstüne üstlük herkes tarafından anlaşılmayı bekliyoruz. Nitekim biz herkesi anlıyoruz, kimse bizi anlamıyor(!)
Her saniye yeni bir bencilliğe meyil verecek kadar çok yeniliyoruz kendimize. Bunu örneklendirmek bir nevi yüzeyelleştirmek olur. Ancak şu var ki; yeryüzü, insan gibi yaşamanın ne demek olduğunu bilmeyen insanlarla doluyken; yemekten anlaşılanın 'toplanan artıklarla ailecek beslenmek' olduğu bir yuvarlağın, hangi köşesine saklanıyoruz da göremiyoruz kimseyi ? Her ağaç meyve verirken doğanın ağaçları neden bunca acize meyve veremiyor ? Ve biz hâlâ neden 'Ağacımız bu gün bir meyve eksik verdi.' diyen müşkülpesentler olabiliyoruz ?
Birileri bir yerlerde milyonlarca dolar harcayıp uzayı araştırarak muntazam övgülere nail olurken, aynı yuvarlağın bilinmeyen köşesinde de birileri anbean ölüme yaklaşıyor. Bizim sırtıyeregelmezburjuvalarımız daha doğmadan uğruna tonlarca para harcanan evlatlarının aldığı eksik bir nefesin bile hesabını sorarken bir yerlerde birileri acı içinde inildeyerek ölüme terk ediliyor.
Üç günlük dünyanın geçen dünü ve belki gelmeyecek yarınına rağmen biz bu gün birbirimizi anlamamak için elimizden geleni yapıyoruz. Bize aşılmaz dağlar gibi gelen acılarımızın üstüne başka acılar ekleme korkusundan hâl hatır sormaktan aciz kıvama gelmişiz.

.jpg)