14 Ağustos 2012 Salı

YEDİ MİLYARINCI GEZEGEN


       Çocukluğumuzun hatırlayamadığımız dönemlerini merak eder dururuz . Binlerce fotoğrafımız olsa yine eksik kalan, saklanan bir şeyler ararız. Bunun, bilinmeyen diyarlara gitme, farklı yaratıklarla tanışma, alelade hadiselere tanık olma gibi imgelerden farkı yok.
       Olağandışı!
       Belki sık sık tanık oluyoruz ve farkedemiyoruz. Görmüyoruz ya da görmezlikten geliyoruz ki ihtişamını korusun. Hangi sıradan olgu, hayal dünyamızda günlerce yer edebilir ki ? Biz, hayal dünyamızı süsleyen, kendi gizli kapılarımızı açmamıza yarayan büyülü düşünceleri harmanlayıp kimsenin bilmediği, bazen bizim bile irdeleme ihtiyacı duyduğumuz bir dünya oluşturuyoruz. Öyle geniş sınırları olan bir dünya ki ayda yürünebildiği gibi, beyaz atlı prensle öpüşülebiliyor; okyanusta balık olunabildiği gibi, geleceğin en aranan ismi olunabiliyor; tarih kitaplarının satırlarında yer alınabildiği gibi, dünyanın en zengin mutsuzu olunabiliyor.  İçinden çıkamadığımız, muazzam bir ütopyamız oluyor.
       Görülmemiş bir sınırsızlık içinde aklın izin verdiği müddetçe özgür olur insan, hayallerinde. Belki de gerçek dünyaya alışamamızın tek nedeni hayallerimize ihanet etmesidir. Herkes kendi ütopyasında özgürdür. Herkesin ütopyasında adalet vardır, saf sevgi ve sadakat vardır, inanç vardır. Kurduğumuz hayallerde kaç ihanet, kaç cinayet, kaç yalan, kaç itimatsızlık, kaç hırsızlık var ?  Dış dünyada uyanık olacağız diye, ezilmeyeceğiz diye kaç kişiyi eziyoruz her gün ? Vicdanımız bile sızlamıyor. 'Ben yapmasam o yapardı.' diyoruz. Sadece bir gün 'Dünya Herkese Güvenme Günü' olsa ve herkes birbirine kendi ütopyasının kapılarını açsa, yılın diğer günleri bu başlangıcı nasıl karşılar düşünsenize.
      Düşündünüz mü ?
      Tamam şimdi bırakalım ütopyalarımızı, hayallerimizi; gerçek dünyanın bir takım acımazsızlığına balıklama dalalım.
       İnsanın insanla alıp veremediği ne varsa hepsi bencil, egoist, narsist ruhlarımızdan doğuyor. Bu öyle bir hal alıyor ki empati kuramıyoruz ve üstüne üstlük herkes tarafından anlaşılmayı bekliyoruz. Nitekim biz herkesi anlıyoruz, kimse bizi anlamıyor(!)
       Her saniye yeni bir bencilliğe meyil verecek kadar çok yeniliyoruz kendimize. Bunu örneklendirmek bir nevi yüzeyelleştirmek olur. Ancak şu var ki; yeryüzü, insan gibi yaşamanın ne demek olduğunu bilmeyen insanlarla doluyken; yemekten anlaşılanın 'toplanan artıklarla ailecek beslenmek' olduğu bir yuvarlağın, hangi köşesine saklanıyoruz da göremiyoruz kimseyi ? Her ağaç meyve verirken doğanın ağaçları neden bunca acize meyve veremiyor ? Ve biz hâlâ neden 'Ağacımız bu gün bir meyve eksik verdi.' diyen müşkülpesentler olabiliyoruz ?
       Birileri bir yerlerde milyonlarca dolar harcayıp uzayı araştırarak muntazam övgülere nail olurken, aynı yuvarlağın bilinmeyen köşesinde de birileri anbean ölüme yaklaşıyor. Bizim sırtıyeregelmezburjuvalarımız daha doğmadan uğruna tonlarca para harcanan evlatlarının aldığı eksik bir nefesin bile hesabını sorarken bir yerlerde birileri acı içinde inildeyerek ölüme terk ediliyor.
       Üç günlük dünyanın geçen dünü ve belki gelmeyecek yarınına rağmen biz bu gün birbirimizi anlamamak için elimizden geleni yapıyoruz. Bize aşılmaz dağlar gibi gelen acılarımızın üstüne başka acılar ekleme korkusundan hâl hatır sormaktan aciz kıvama gelmişiz.

       'Kim neylesin senin derdini, benimkinin yanında seninki ne ki ?' akımının yıkılmaz savunucuları olmuşuz da tek eksiğimiz kabullenmek olmuş. Yarın bir gün, bu da fütursuzca kabul edildikten sonra artık herkes ayrı birer gezegen arasa iyi olacak. Zira bu dünya yedi milyara bölünemez.

1 Mayıs 2011 Pazar

FISILTILAR ÇIĞLIK ATAR ASLINDA

  Gün gelecek...

  Evet, o gün gelecek. İnsanlar insanı insan olduğu için sevecek. Faşizm ölecek, burjuva yok olacak ve insan=emek=güç olacak. Tek varlıkları,tek güçleri alınteri olan emek sahiplerinin elleri öpülecek. emek satmasalar aç kalacak olanların emeği üç kuruşu aşacak.
  İnsanın insana tepeden bakması da neyin nesi ? Şans eseri burjuva çocuğu olarak doğanın yine şans eseri işçi sınıfına mensup olma ihtimali yok sayılamaz elbette. İflas eden bir adamın intihar etmesi burda başlar biraz da. O hiç düşünmemiştir bunu ve yıllarca ezmiş, küçük görmüştür proleteryayı. İflas edip de onlarla eşdeğer olmak yıkar burjuvayı biraz. Onun tek varlığı artık emeğidir halbuki ve her şey bitmiş değildir. Bu şunu akla getirir bir an, her burjuva bir saatliğine de olsa proleterya olabilse, en azından aklından, tüm sorunların kaynağına inilmiş olur ve kan silinmeye çalışılacağına yara kurutulur. Empati kurma yeteneğimizi kaybetmemiş olsaydık hayalini kurduğumuz dünya ütopyadan ibaret olmazdı.
  
 Bir insan düşün ki on çocuklu bir ailenin bilmem kaçıncı çocuğu olarak açmış gözlerini dünyaya. Aç değil, açıkta değil belki ama yarı tok, yarı eksik, yarı görmüş, yarı duymuş.. Belki biraz masum belki fazla asi. Belki hırçın, bencil, sadakatsiz belki zavallı bir ana kuzusu. Hatta belki ona babasından kalan mirasın, yarım yamalak bir aile eğitimi ve bilek gücünü alın terini hayata tutunmak için kullanması gerektiği nasihatından başka bir şey olmadığının bile farkında değil. Buna ihtiyacı olmamasına rağmen, bu olmadan da yaşayabilecek olmasına rağmen, neden biri bu insanın tek gücü olan emeğini sömürür ki ?
Proleterya-burjuva çatışması neden burjuvayı rahatsız eder? Çünkü o memnundur yerinden, elindekinden. Peki ya bizim biçare proleterya ?
Böyle gelmiş böyle gidecek deyip karın tokluğuna, hatta bazen yarı-karın tokluğuna çalışmaya mahkum mudur ? Üstelik eline yaşama hakkı dahil hiç bir hak verilmeden. İşi eksiltecek bir organını belki, belki de ölüm alacak onu kimseye haber vermeden. Biz de çıkıp ''Kader !'' diyeceğiz. Bizim tuzumuz kuru nasılsa, atıp tutarız rahatça. Emeği sömüreceğiz, sömürenlere yardım yataklık edeceğiz, emeğini sömürdüklerimizi insan yerine bile koymayacağız[burjuva=insan ya (!)], iliklerimizdeki son vicdan kırıntısını bile paraya, güce, populeriteye, eğlenceye kurban edeceğiz ve ardından o sevimsiz maskemizle timsah gözyaşları dökeceğiz emekçilerimize, halkımıza, bizim insanımıza.
  Bizim insanımız görür her şeyi, görür de korkar bazen dile getirmekten. Düzen korkutmuş çünkü. ''Bak konuşursan hapse atarım seni.''replikleri yankı yapar kulaklarda. Adımızı söylemeye korkar olmuşuz. Nerde kaldı düşünce özgürlüğü, insan hakları. demokrasiden bahsedemiyoruz bile artık.
Demokratik dediğin yerde her kafadan ayrı bir ses çıkabilir, 70 milyon ayrı parti kurulabilir. Ve bu demokrasi öyle güzel bir demokrasidir ki hiç kimse başka bir kimsenin fikirlerinden etkilenip mensubu olmamıştır bir partinin. Ve bu ülke öyle güzel, öyle üretken bir ülkedir ki 70 milyon ayrı fikir üretilebilmiştir. Temel prensip insan sevgisi, insan saygısı oldukça, böyle ülkedir dünyayı kurtaracak olan. Derin devlet , dış tehdit, iç tehdit, sınıf çatışması, faşizm, hak ihlali, adaletsizlik toplanıp bir çukurda imha edilemez elbette ama azalarak bitecekler. Kademe kademe yok olacaklar. Adamın, aklının içindeki düşünceden dolayı yargılanması ve hatta idam edilmesi hangi akla sığmış da buna alkış tutulmuş. Elini sivrisinek soktu diye ayağı kesilen adam nerde görülmüş.


  Aaahhh !
  Biz insanlar...

  Biz. Bazen sevimli bazen lanet olası yaratıklar. Her şeyin temeli biz değil miyiz ? Elbette ki biz Robin Hood değiliz ama sevsek insanları da kendimizi sevdiğimizin yarısı kadar, izin veririz onlar da içsin dünya denizinden kana kana su. Tamam. Elimizdekini vermeyelim ama izin verelim onlar da alsın. Belki çoğu bizden daha güçlüdür onların. Belki bizim elimizdekilerin iki katını kazanabilicek güçteler izin verirsek. Ama şunu unutmayalım onlar yoktan varoldukları için bizim miras malımızın, sömürü eldemizin onda birine bile ulaşsalar bizim yüz katımız mutlu olacaklardır.


    Siyasi çatışmalar ne üzerine kurulu peki ? Elbette çıkar çatışmaları. İktidardaki sözüm ona kahraman, yabancı ülklere karşı ülke çıkarları için, muhalif partilere karşı partisi için, kendi parti üyelerine karşı ailesi için, aile bireylerine karşı da yalnızca ve yalnızca kendisi için çatışır. İnsan doğası gereği en çok kendini sever.
Halbuki milyonlar arasından onu seçip oraya çıkaranlar, ona güvenip koca bir devlet emanet edenler , o çatıştığı insanlar arasındadır da çoğu zaman.
Devlet düzeninin kurulmasının temelindeki 'insan hakları' bizzat devlet düzeni tarafından ihlal edilirken baba mı oğula güvenecek, oğul mu babaya ?

    İnsanların aklını almak için onlarca hatta yüzlerce yola başvuran partilerin amacı sizce ''bizim için çalışmak'' mıdır ? Peki öyleyse, sorarım size sayın parti başkanları, bizim için bunca yorgunluğa katlanmaya, insanımız için, toplumumuz için bunca çile çekip kazık yemeye, dostun iki katı düşman toplamaya, hatta can güvenliğinizi tehlikeye atıp devletin başı olmaya niçin bunca çaba gösterirsiniz ? Tüm bunlar gerçekten bizim için mi ? Hiç çıkarınız yok da halkın refahı için mi yapıyorsunuz bunları ? Yoksa siz de mi karın tokluğuna çalışıyorsunuz bizim gibi? Bir de ekstradan yurtdışı gezileri, ünlülerle tanışmak, geniş kitlelerce saygı görmek deyip tüm yorgunluğunuzu unutuyor musunuz sahiden ? Ben de karnımdan konuşabiliyorum, evet !

    Bir gün gerçekten uyanacağız. Bir gün topluca uyanacağız. Ya da belki teker teker. Ama kalkıp 'neden biz?' diyeceğiz önce. Sonra'neden siz?' diyeceğiz. Sonra 'nasıl bir düzen bu böyle?' diyeceğiz. Soracağız, soracağız, soracağız... Her sorumuzun cevabını yine biz bulacağız. Bu virüs yayılacak ve hepimiz iyileşeceğiz.
Güzel günler göreceğiz, güneşli günler.

21 Mart 2011 Pazartesi

NE DERSİN AZİZİM ?

     Tüm samimiyetimle yazmaya karar verdim, buraya. Belki biraz gizli saklı diye belki de fazla dolmuş olmam öyle ya da böyle boşalmamı beraberinde getiriyor diye. Hangi konuda diyeceksiniz ya da demeyeceksiniz (çünkü belki siz yoksunuz) ama bu umrumda değil. Hatta işime gelir, daha rahat yazarım.

     Aslında yazmak istediklerimi bir başlık altında toplamak çok zor, bi yerden başladık işte, çekinmeden. Gerçi çekinecek bir şey yok. İçimden gelenleri, fazla kimse görmeden yazmaya başlamak istedim sadece, o kadar.

     Uzun uzadıya kendimden bahsetmeyeceğim ama başlangıç için küçük bir giriş iyidir:
Bir gün baktım, bir şey olmuş ve ben uyanmışım. Nasıl bir uyanıştır bu, neye uyanıştır anlamak zor aslında, ama benim gibi uyananlar kolaylıkla anlar elbette. Eskide bırakmışım çok şeyi, yıllarca mahrum bırakmışım o zamanki küçük becerilerimi, ilgilerimi. Belki onlara iyi baksaymışım büyütüp adam edermişim onları. Yarım bıraktıklarımı tamamlayıp adam olmuş birini gördüm sonra. Bunlar benimdi dedim, ama onunmuş da aynı zamanda. Hatalarımı, eksiklerimi görmek, keşke dememe neden oldu uzunca. Sonra baktım yakınmayla varılamaz bir yere, 'Haraket vakti !' dedim içimden.
     Bir yerden tuttum sonra. Şimdi ne zırvalıyor bu diyeceksiniz, ne anlatıyor, neden bahsediyor diyeceksiniz. Küt diye girelim konuya öyleyse.
Her şeyi dışardan beklemişim hep, biri gelecek bana bunu öğretecek, biri bana bunu anlatacak, zamanı gelince duyarım, görürüm, öğrenirim demişim hep. O biri kim ? Ne zaman gelecek ? Bana bilmediklerimi öğretmeye mecbur mu ? O gelmezse benim öğrenmeme gerek yok mu ? 'O' diye bahsettiğim onlarca kişi aslında. Eleştirmeye hakkım var mı bilmiyorum ama MEB sisteminden böyle gördük biz. 'Öğretilenden sorumlusunuz sadece'. Hatta sadece 'son üniteden'. Dış dünyada bu böyle değilmiş meğer. Son öğretileni aklında tutan değil onların öğretmediklerini öğrenen kazanırmış sınavı. Genel kültür bakkaldan alınmaz, markette satılmaz, yıllandıkça artar ama yalnızca saniyelerin akmasıyla birikmezmiş. Eteğini açmayan toplayamazmış o yılların ceplerine bir şeyler.

     Evet haklısınız, çoğumuz böyle görmedik ne evde ne okulda ne de bizi sıradanlaşmanın dibine vurduran arkadaş ortamlarımızda. Şansı yaver giden sahip olur böyle bir yakına ve kendi isteği dışında kaptırır kendini buna. Bir bakar ki bilmediği yüzlerce, binlerce şey öğrenmiş farklı alanlarda, faklı ortamlarda. Ama yine de anlayana sivri sinek saz, anlamayana ne söylesen az.

     Farzedelim bu şanslı şahıs farkındalığı sayesinde epey taş toplamış, yıllandıkça büyümüş biriktirdikleri. O büyük insandır, saygı duyun. Eğlenmeyi en iyi o bilir, hayata doğru perspektiften bakar, olanı görür, görür görmez anlar, yorum katar, değerlidir bu yorumlar, farkındalığı yüksek olduğu için tadını çıkarır anın. Onunla aynı frekansı yakalarsan tahmin edersin bir sonraki adımını, ama frekans kaydı mı vay haline !

     Her neyse, geçelim böyle şanslı şahıslardan şansını kendi yaratanlara:
Yorulacaksınız, hem de çok. Ama değecek. Hele bir de iştahlıysanız, aldığınız her tat sizi yenileyecek. Bir daha isteyeceksiniz, bir şeyler daha... İlk başta çok zor olacak, korkacaksınız. Bunca öğrence içinde kaybolacağınızı düşüneceksiz, belki pes edeceksiniz. Ama etmeyin, köprüyü geçtikten sonra vazgeçemeyeceğiniz kapılar bulacaksınız eminim. Burası büyük bir deniz, elde ettiğiniz her su damlası sizi mutlu eder. Size göre bişeyler mutlaka vardır; resimler, müzikler, filmler, kitaplar, yollar, yöntemler, kişiler... Bir şeyler sizi mutlaka çeker.

     İşte ben bu kapıyı çalmıştım orta okulda. Tam kapı açılınca, liseye geldik dediler. Bu defa ki günah keçisi lisem. Zira orta okulda temeli atılan hiçbir şeyi burda bulamadım. İlk başta biraz yakındım ama sonra kolay alıştım, çünkü kaybettiğim o 'şey'lerin önemini bilmiyordum henüz. Orta okulda 3 yıl tamamen 'canım istiyor' diye müzik kursuna gitmiştim(benden başka giden arkadaşım yoktu zaten), niye ? Müziği ve notaları sevdiğimi farketmemişim. Şimdi anladım, geç mi kaldım ? Hayır ! Kemana başladım 3 hafta önce, büyük bir hırsla hem de. Hocamın dediğine göre de fazla hızlı ve iyiymişim. Bir diğer örnek: 7.sınıfta Hasret hocamın sayesinde münazaraya başlamıştık, çok uzun sürmedi ama takımda olmaya gönüllü olanlardandım; severek, isteyerek. Lisede nedense bunun yokluğunu farketmedim hiç. Belki de kendimizi hayatın boş akışına öylesine kaptırmak iyi gelmişti. Ve başka bir örnek; orta okulda 3 yıl boyunca şüphesiz sınıfın, hatta belki okulun en iyi kompozisyon yazan miniğiydim. Yine Hasret hocamın desteğiyle, hem gelişiyordum, hem yaptığım şeyden zevk alıyordum hem de bunu tamamen istediğim için yapıyordum. Hasret hocamın 10 hikaye yazıp getirmemle, kitabımı çıkaracağı teklifine hayır dediğimi hatırlamıyorum ama neden yazmadığımı da hatırlamıyorum. Sanırım çocuk uykusu. Yine lisede yoktu böyle bir şey. 4 yıl boyunca belki toplamda 5 kompozisyon yazmamız istendi. Ama yazmaya teşvik eden birinin olmaması(Hasret hocam gibi) benim için müthiş bir dezavantajdı.

     Örnekler çoğaltılabilir. Vurgulamak istediğim hem beni teşvik eden, yol gösteren olmamış, hem ben fazla hantal ve uykucuymuşum, hem de uyanmam gerektiğini hatırlatan biri olmamış. Sadece hatırlatan...

     Tüm bunları anlatarak sözü nereye getirdiğimi  anlamıştır herkes. Biz de birer bireyiz, ve fikirlerimiz olmalı. Boş temeller üzerine ne yazık ki inşa edilebilecek fikir yoktur. Temele her şey yerleştirilmeli önce. Elememiz gerekenleri görecek kadar bir bilinç oluşunca eleriz sonra, o kolay iş. Önce tamamen öğrenmeye yoğunlaşmalı. Öğrendikçe anlatabilme yeteneği gelişiyor. Temellerimizi kurmaya başlayınca hayat anlam kazanıyor, biz büyüyoruz, gerçek birer birey oluyoruz, mantık çerçevesi içinde konuşup üretiyoruz. Belki kişiliğimizin bize göre eksik yönleri böylece tamamlanıyor. Konuşmaya cesaret ediyoruz, yazmaya, yürümeye, kalabalıklarda koşmaya cesaret ediyoruz. Yasakları çiğnemeye korkmuyoruz, dayatmalara boyun eğmiyoruz. Alaya alınmak endişesi taşımıyoruz.

     Ve büyüyoruz...